Korkmama Özgürlüğü, Yine ve Yeniden!
Bu yazının ana fikrini oluşturan “korkmama özgürlüğü”, ilk olarak 1996 Şubat’ında yazdığım “Kimler Nelerden Korkuyor?” başlıklı yazıya dayanıyor.
Aynı yılın Kasım ayında ABD’de Bill CLİNTON ikinci defa başkan seçildiğinde, Beyaz Saray bahçesinde yaptığı bir teşekkür konuşmasında ilk defa duyduğum bu “korkmama özgürlüğü” kavramı, daha sonraları aralıklı olarak üç yeni yazıya konu olmuş; sonuncusunda bu özgürlüğün ekmekten bile öncelikli bir talep olması gerektiği savunulmuştu.
Bu dördüncü yazım oluyor ve korkmama özgürlüğünün niçin bu denli önemli olduğunu, ABD kurucu ilkelerinin içine girecek kadar niçin önemsendiğini ve de bizim hâlâ bu gerçeği fark etmeden nasıl yaşadığımızı sorguluyorum. Kamuoyuna ister bilgi, ister propaganda yoluyla bir şeyler anlatmaya çalışan tüm (ama tüm) mecralara bir bakınız. Tamamı ekonomik sıkıntıları ya da aksine öyle sıkıntıların olmadığını anlatıyor; ama bağlam aynı.
Bir tanesi, bu sıkıntıların hiç olmazsa bir alt katmanındaki kök sorunu ifade eden (o yazılardan alıntı) şu konuyu dile getirmiyor:
“Şimdilerde giderek ekmeğin korkusuzluk ortamı ile ilişkisini yavaş da olsa yaşayarak keşfediyoruz. Yaşamını -muhalif siyasetçilerin de katkılarıyla- ekmek üzerine inşa etmiş yığınlar, kim olduklarını bile bilmedikleri ama korkusuzluk (özgürlük) ortamını en üste koymuş ve böylece ürettikleri her tür mal ve hizmetin dokuları içine korkusuzca sorgulayabildikleri ‘her şeyi’ birer katma değere dönüştürüp yerleştirebilmeyi becerebilen toplumlar tarafından ezilmeye başladılar. Bunu beceremeyenler ise bunun Yaratıcı’nın bir sınavı olduğunu -ki pek yanlış da sayılmaz- düşünüp, sorgulamayı yasakladıkları dinin hikayat kısmına sarılıyorlar. Harari’nin deyimiyle ‘Faydasız Sınıf’ haline gelen bir toplum her halde kendi kendini böyle yok edebilir. Bu ölümcül sarmalın nedeni korkutmaya dayalı yönetim anlayışı olup, sarmaldan çıkış formülü ise toplumsal kavram dağarcığımıza ‘korkmama özgürlüğü’ kavramının yerleşip içselleştirilerek gerçek bir toplumsal talep haline getirebilmektir. Bunu fark etmek ya da fark edememek; bütün mesele budur.”
Her şeyi ama her şeyi korkusuzca sorgulayarak katma değer haline getiren toplumların baskısı giderek artıyor; hem de iki yolla. Bir yandan gelişmiş toplumlar bu silahın zaten bildikleri gücünü artıracak yenilikler (inovasyon) yaparken, diğer yandan dün bunun farkında olmayanlar da bu gücü keşfediyorlar. Toplumumuzun aydın kesimi de dahil büyük bölümü ise birbirini sığınmacılar, silahlandırılmış halk, paramiliter yapılar ya da en azından bağırarak korkutmak peşinde.
“Korkutma sebep, ekmeksizlik sonuçtur” dense acaba bir yararı olur mu?

